Köylülerimizle Sohbet

Kamil Ovacık ile Sohbet

Kamil Amca Annenizden Babanızdan bahseder misiniz?

Annem babam köyde doğmuşlar. Köyde büyümüşler. Ben Yurtdışında iken onlar köyde yaşıyorlardı. Onları bir hacca gönderdim. Hacdan dönünce de inşallah Allah beni öldürmezse, ruhumu gabzetmezse, erken dönebilirsem; nemi ve babamı yanıma alayım, beraber yaşayalım dile niyetime almıştım. Ben 25 yıl önce dönüş yaptım. Almanya’da 20 yıl kaldım. Yani 23 yaşımda gittim, 43 yaşımda dönüş yaptım. Annemle babamı, buraya Konya’ya evime getirdim. Üç beş sene iyi yaşadılar. Annem rahmetli düştü, sağ kalçası köprücük kemiğinden kırıldı. O zaman yaklaşık 92 yaşındaydı. Ameliyat ettirdik. Sağ tarafına platin koydular. İyileşmek üzereyken, bir sene sonra bir daha düştü, Bu sefer sol köprücük kemiği kırıldı. Tekrar ameliyat ettirdik. Tam iyileşmek üzereyken, ömrü vefa etmedi. 96 yaşındayken vefat etti. Eşim Allah Razı olsun, her ne kadar ben baktıysam da, tabiîki ağırlık onun üzerindeydi. Erkeğin yapacağı iş başka kadının yapacağı başka. Dualarını aldık elhamdülillah. Hanım da dualarını aldı. Babam da annemden 4 yıl sonra vefat etti. Babam vefat ettiği sırada 98 yaşındaydı. İkisi de burada benim evimde vefat etti.

Babam, Kur’an okumanın okutmanın yasak olduğu devirde, köyümüzde 40 yıl imamlık yapmış. Babam medresede okurken, medreselerin basmışlar yakmışlar. Bunun üzerine mağaralarda gizlice okumaya gayret etmişler. Anlatırdı talebeliğim zamanında, Eğitse köyünün dağların arasında bir mağarada okuyorduk. O arada münafığın birisi bizi şikâyet etmiş ve mağaramızı tarif etmiş. Bozkırdan bir jandarma müfrezesi göndermişler. Jandarmalar mağarayı bastıklarında, ders veren hocaefendinin elinde Kuran-ı kerim var. Okuyup tefsir ediyormuş. Jandarmalar silahları çekip, ‘Kıpırdamayın?’ diyerek mağaraya girerler.

Komutan hocaya: ‘Elindeki kitabı ateşe at!’ diye çıkışıyor. Mağarada ateş ışığında ders görüyorlarmış. O ateşe atmasını istemiş.

Hoca: ‘Olmaz! Bu Allah’ın kelâmı. Ateşe atılır mı, Allah bizi yakar’ diye cevap verir.

Komutan ‘At diyorum sana!’

Hoca ‘Atmam!’ diyerek, Kuranı kucağına sarar.

Komutan ‘At diyorum sana!’ diyerek alttan, tekmeyi hocanın kucağındaki Kur’an’a vurur.Kur’an ateşin içine düşer.

Hocaefendi, hemen atılarak eteşin içindeki Kur’an’ı iki elleriyle kavrar çıkarır ve ceketinin altına sokar.

Bu arada komutan çok sinirli bir hâlde, mağara dışına çıkar. Hava rüzgârlıdır ve sigarasını yakmak için ceketini açarak siper yapar ve çakmağını çakar. Acaib bir patlama, bir gümbürtü kopar. Komutanın cesedinin parçaları, mağaranın önünde dış duvarlarına kayalara yapışır.

Hocaefendi Ne oldu yavrum? Diyerek, mağaradan dışarıya çıkar. Bu arada talebeler de dışarıya çıkarlar.

Askerlerden birisi Hocaefendiye ‘Buraya gelirken, Gökdere’den balık avlamak maksadıyla, Bozkır’da görevli askere dinamit fitilletmiştik. Komutan bu fitilli dinamitleri, ceketinin iç cebine koymuştu. Komutan sinirli bir hâlde sigara yakmak isterken ceketinin iç cebindeki fitiller ateş alarak dinamitler patladı herhâlde.’

Aynı asker, ‘Hocam ne biz sizi görmüş olalım, ne siz bizi. Komutanımızla bizim buraya balık avlamak maksadıyla geldiğimizi ve kazayla dinamitlerin patladığı raporunu tutalım.’ der ve raporu hemen yazarlar. Komutanın ceset parçalarını da bir çuvala koyup oradan uzaklaşarak, Bozkır’a yönelirler.

Biraz da annenizden bahseder misiniz?

Annem rahmetli, fakir bir aileden. Annemden Dedem, Rahmetli İlyas askere gitmiş, tam 17 sene sonra gelmiş. Yemen de esir düşmüş, çok işkence görmüş. Hapishanenin yukarıdaki demir parmaklıklı penceresinden kendisini aşağıya atıyor. Aşağıya düşünce bayılıyor. Alacakaranlıkta kendine geliyor ve ayı takip ederek, dağlardan ovalardan yürüyerek memlekete doğru yol alıyor. Bazen su buluyor bazen bulamıyor, ot yiyerek, yaprak yiyerek hayatını devam ettirmeye çalışıyor.

Böyle giderken bir gün bir koyun sürüsüne rastlıyor. Yaklaşıp selam veriyor ve ‘Çok açım, ne olur bana biraz ekmek, biraz su verebilir misiniz?’ diye yalvarıyor.

Sürü sahipleri çekiniyor mu veya başka bir şey mi düşünüyor; bıçak çekip dedemin karnına dayıyor. Dedem bende bir şey yok diye yemin ediyor falan. Sürü sahipleri bunu bırakıyor. Dedem biraz uzaklaşıyor. Hava kararıyor. Sürüden bir koyun ağıl dışında kalıyor. Dedem bunu görüyor. Kesersem sesi çıkar diyerek, koyunu boğup, mundarca öldürüyor. Sabah oluyor, ev sahiplerinden ‘Bir yudum olsun bari bir su verin’ diye yalvarıyor. Suyu veriyorlar. Ev sahibi kadın ‘Efendi koyunun birisi ölmüş.’ Diyor. İyi bak canlı değil mi? diye cevap veriyor beyi. Yok canlı değil, akşamdan ölmüş hiç hareket etmiyor hem de şişmiş, diyor. Öyleyse şu askere ver de götürüp yesin diyor. Hanımı Ama bu mundar, yemez ki der. Adam, yer yer her şeyi yer o asker, ver gitsin der. Dedem rahmetli koyunu bana verdikleri için sevindim diyor. Koyunu aldım, ufak bıçağımla derisini yüzdüm; etlerini parça parça ettim, derisini çuval hâline getirip etleri içine doldurdum, yola koyuldum diyor. Biraz yol aldıktan sonra bir yerde, kavları (Çakmak taşı) birbirine vurarak otları tutuşturdum, çalı çırpı ile de eteşi besledim; odunlarla ateşi iyice harladım etleri pişirmeye başladım. Pişen etleri dağarcığa doldurdum. Bir kısmını da yedim. Böylece etleri pişirdim ve ‘İstikamet Türkiye’ diyerek yola tekrar koyuldum.

Tam 6 ay sonra, köydeki evime ulaştım. Evin önüne vardım kapıyı çaldım. Kapıyı annem (benim ebem-anneannem) kapıyı açtı. Benim sakalım çok uzamış neredeyse kalbimin üzerine kadar gelmiş, saçlarım çok uzun, omuzlarıma dökülmüş, perişan bir vaziyetteyim.

Annem beni karşısında görünce tanıyamadı, geriye dönüp ‘Abdülkadir Bey, kapıda nemneşekil birisi var korktum, gel bir bak.’ dedi.

‘Anne, ben senin oğlunum.’

‘Git ya… Benim böyle bir oğlum yok… Dev misin, öcü müsün, peri misin nesin git…Ben senden kortum…’ diyerek geriye içeriye gitti.

Dedemin ismi Abdülkadir… ‘Abdülkadir bak yahu… Dışarıda korkunç bir adam var git bak kim…?’

 Abdülkadir dedem kapıya çıkıyor. Uzun saçlı, uzun sakallı garip bir adam var…

Yavrum sen neyin nesisin?..

Baba, ben oğlun İlyas… 17 sene önce askere gönderdiğin oğlun İlyas… Esir düştüm… Kaçtım kurtuldum geldim… Beni kabul edin ne olur… Ben oğlunuz İlyas’ım…

Saçını sakalını kestikten sonra bakıyorlar ki oğulları İlyas… Ağlaşıp, sızlaşarak birbirlerine sarılırlar…

Dedemin 4 oğlu varmış. Çanakkale’ye uğurlarlarken… Cihadınızı yapın, Rabbim sizin ruhunuzu almadan, sağ salim dönersiniz inşallah diyerek dua etmiş Abdülkadir dedem… Dört oğlunun dördü de Çanakkale de savaşmışlar. Dedemin kardeşinin ismi Kamil. Dedemin küçüğü Kamil Çavuş çok pratik birsiymiş. Çanakkalede savaşırlarken, karşıdan düşmanın attığı el bombalarını, patlamadan alıp pratik bir şekilde düşmana geri atarmış. Öyle bir pratikliği varmış, dedemin küçük kardeşi Kamil dedemin… İlyas dedem daha sonra Yemen taraflarına gönderilmiş, esir kalmış 17 sene de dönmüş.

Dedem İlyas’ın küçüğü Kamil savaş esnasında, ödü patladı derler ya; safra kesesi patlamış, bu şekilde geriye gelir. Zürriyeti olmadığı için, dedemin kardeşi Kamil’in ismini verdiler bana… El hasılı bu 4 kardeşin dördü de geri gelmiş…

İlyas, Kamil, Memiş, Hasan ben doğmadan önce vefat etmişler… Hepsine Allah’dan rahmet dilerim.

Annem işte böyle bir ailenin kızıdır. Aile fakir…

Annem işte böyle bir ailenin kızıdır. Aile fakir…

Almanya’ya Nasıl gittiniz?

1967 de askerden geldim. Almanya’ya gitmeye niyetlendim. O zamanlar İş ve İşçi Bulma Kurumu’na yazılıyordunuz. Sıranız geldiğinde, sizi İstanbul’da Tophane’ye çağırıyorlar, burada sağlık muayenesinden geçiriliyor; sağlıklı olursanız sizi Almanya’ya işçi olarak gönderiyorlardı. Bu iş çok çok zaman alıyordu, onun için turist olarak gitmeye karar verdim. 1967 İstanbul’da hamallık yaparak, sebze meyve satarak, Almanya’ya gidecek kadar bir yol parası kazandım. Otobüs bileti aldım ve 3-4 arkadaş yola çıktık. Almanya’ya bilet alırsak şüphelenip indirirler diye; biletlerimizi Kobenhafen’a almıştık. Otobüs Münih’e varınca indik. 4 Kişiydik. Köylülerimizin bulunduğu Frankfurt’a bir taksi ile gittik. Köylümüz Mehmet Can vardı. O benim hem çocukluk hem de asker arkadaşımdı. Sonradan da Hac arkadaşım oldu. O bize sahip çıktı Allah kendisinden razı olsun. Geçmişlerine de Mevlayı Zülcelâl rahmet eylesin. Öz kardeşi gibi sahip çıktı. Bir deri fabrikasına tavsiye etti aldırdı. Deri fabrikasında çalışmaya başladık. Çok pis koku vardı. Krokosil - Timsah derileri, yılan derileri geliyor, onlardan mamüller yapıyoruz. Burada 3-4 gün çalıştıktan sonra, fabrikanın yetkilisi birisi geldi ve beni aldı. 4x4x4 ebadında, 4 metreküplük fabrikanın atık deposunu, yani lağım deposunu temizleyeceksin dedi. Makine ile suyu çekilmiş ama tabanda çamur duruyor. Ben bu çamuru temizleyeceğim. Bir kamyonu yakına getirdiler. Çizmeleri giydim çamurları kamyona çıkarmaya başladım. 4-5 gün uğraştım. 6 Kamyon çamur çıkarttım bitirdim.  Fabrikanın sahibi yaşlı bir Alman’dı, 100 yaşına yakındı. Bana Şamil derdi. Şeyh Şamil’i bilirmiş. Şamil diye çağırırdı. Deponun yanına geldi, Şamil gel diye beni çağırdı. Pasaportunu ver dedi. Ben de verdim. Bir saat sonra geri geldi ve pasaportumu verdi ve ‘Al pasaportunu işçi oldun!’ dedi. Sınavı kazanmış olduk. Böyle işçi oldum. O havuzu temizlemesi için fabrikadaki birçok kişiye söylemişler. Çok pis koktuğu için kimse bu işe yanaşmamış. Ben girdim temizledim amma o 4-5 gün boyunca, kokudan dolayı doğru dürüst yemek bile yiyemedim. Her nimetin bir külfeti vardır. Her yokuşun bir inişi vardır. Her zorun kolayı vardır. Her karanlığın da bir aydınlığı vardır. Bana bu işi verirken; yaparsa bunu işçi yapalım, yapmazsa işten çıkaralım düşüncesiyle bana bu işi teklif ettiklerini tahmin ettim. O pisliği temizledim ve böylece işçi olma sınavını kazanmış oldum. Bu arada, Almanca öğrenme kitabı aldım ve işten geldikten sonra Almanca öğrenmeye çabalıyorum. Bayağı gayret ettim ve Almancayı öğrendim. Arada sırada ufak tefek tercümanlık yapmaya başladım. Burada daha fazla durmadım ve Devletin Demir Çelik sektöründeki en büyük firması Stanberg’e girdim. Bu fabrika savaşta bile durmamış çalışmış. Bu arada benim bacanağım iş bulamamıştı. Onu da işe aldırmak için bu çelik fabrikasına birlikte müracaat ettik. Bacanağım iyi bir insan fakat Almancası yok, içine kapanık olduğu için kimse işe almıyordu. Fabrikaya ilk girerken sağlık taraması (Çek Up) yaptılar. Bacanağın çalışamaz maalesef sağlığı bu iş için elverişli değil dediler. O zaman benim evraklarımı da verin, ben de çalışmıyorum dedim. Niye, senin sağlığın yerinde, hem Almanca da biliyorsun, sana tercümanlık vereceğiz dediler. Ben istemiyorum. Zaten benim işim vardı. Ben buraya gelmemin sebebi bacanağımı da işe yerleştirmek dedim. O zaman bacanağını dışarıdaki paketleme işine verelim, olur mu dediler. Olur mu bacanak olur, dedik. Bana sen nerede çalışmak istersin diye sordular. En çok parayı hangi bölüm veriyor, diye sordum. En çok parayı döküm bölümü verir dediler. Döküm de çalışırsan, salık durumun da iyi, ayda 3.000-3.500 mark mesaiyle falan 4.000 markı bulursun dediler. Tarcümanlıkta kaç para verirsiniz diye sordum. 1.700 mark dediler. Yok ben tercümanlık istemem dedim. Fabrikada 35.000 işçi çalışıyor. Bunun 5.000 tanesi Türk. Ben döküm bölümünde, bacanağım paketlemede işe başladık. Dökümde çok para alıyoruz fakat yıpranıyoruz. Bu arada et bol, Kanalları yaparken, girdiğimiz kanal 2 metre genişliğinde, 2 metre derinliğinde. Etleri demir çubuklara tellere bağlardık, kanaldan kanala telleri asardık. Yirmi dakikada etler kıpkırmızı olur, suyu akar yenecek hâle gelirdi. Öyle sıcak altında çalışıyoruz. Kanalın tabanına, dökümün akması için sofra tuzu gibi kum dökerdik. O kum, hani dağda çoban pilavı pişirirler ya, o kum da öyle fokur fokur kaynardı böyle. Böyle şartlar içerisinde çalıştık uzun zaman. İyi de para alıyorduk. Alman kasaplardan et alamıyoruz. Çünkü bıçaklarını hem domuz etine hem de diğer etlere kullandıkları ve dinimiz de buna müsaade etmediği için et almıyoruz. Kendimiz keselim diye karar verdik. Çiftlikte çobanlarla tanıştık. Bir koyun kestik. Derken etraftan duyanlar, biraz bana biraz bana ver demeye başladılar. Bir koyun yetmez oldu 2 kesmeye başladık. Böylece her gün, işten çıktıktan sonra, koyun kesiyoruz. 2-3-5-7-10 derken bir müddet sonra günde 15 koyun kestiğimi hatırlıyorum. Artık ticaretini yapmaya başladım. Güzel de para kazanıyorum. Böylece hanımı ve çocuklarımı yanıma aldırdım. 1979 yılında Hacca niyetlendim ve bu işi de bir arkadaşa devretmek istedim. Arkadaşlardan birkaç kişiyi çiftliğe götürdüm, çobanlarla tanıştırdım. Ben artık bu işi yapmak istemiyorum, hacca da gideceğim sizden birisi bunu yapsın dedim. Fakat hiç birisi bu işi kabul etmedi. Bakın arkadaşlar ben bu işi yıllardır yapıyorum ve paramı da alıyorum, kiloda bir mark alıyorum, ama ben artık bu işi bırakmak istiyorum; ben size yardımcı olayım, bu işi siz benden teslim alın dedim. Birkaç kişiyi götürdüm, ama hiç birisi kabul etmedi. Biz bu işi yapamayız da yapmayız da; istersen günde 1.000 mark ver yapamayız dediler. Ben bir iki hafta bu işi yapmayınca, hemşeriler kapıma dikildiler. Sen şimdiye kadar menfaatin için bu işi yaptın, bundan sonra Allah rızası için yapacaksın. Eğer yapmazsan biz sana hakkımızı helâl etmiyoruz dediler. Bunların bu söylemleri beni mecbur kıldı. Ben tekrar koyun kesmeye başladım. Fabrikan geliyorum 2-3 bazen günde 5 koyun, hafta sonları cumartesi Pazar 15 koyun kesiyorum. Allah’a şükürler olsun, mevlâ herkese versin. Para kazandık ve paramızı da tuttuk, çalıştık kazandık.

Kaç yıllık evlisiniz?

Ben 50 yıllık evliyim. 19 yaşında evlendim. Şu anda 50 yılı doldurduk. Yarım asırlık bir evlilik hayatımız var. Hatunla benim babamın evlerinin arasından bir yol geçer. Yaklaşık 30-40 metre. Kapı komşuyuz. Hiçbir kırgınlığımız, dargınlığımız olmadı. Çocukluğumu da hatırlıyorum, hiç olmadı. Hatun benden 2 yaş küçük. Ben 70 yaşındayım. O 68 yaşında. Çocukluktan birbirimizi tanıyoruz, ama bir arkadaşlığımız falan yok. Yazları İstanbul’da çalışırdım. Orada sebze meyve satardım. Işın köye geri gelirdim. Askerlik çağım yaklaştı. Annem seni evereceğim dedi. Anne ben askerden geleyim ondan sonra evleneyim. Annem, yok dedi ben yalnızım burada herkes başını aldı gitti. Senin hanımın burada kalacak, yalnız benim canım sıkılır burada dedi. Olsun dedim. Karşı komşunun kızını alacağım dedi. Zeynep’e dünürlük gideceğim ne dersin dedi. Anne siz ne derseniz ben kabulüm. Ben 19 yaşında, iyiyi kötüyü ayıracak kapasitem yok, sizin tecrübeniz var, siz bilirsiniz dedim. Annem babam dünür gittiler. Rahmetli kayınpederim, çok titiz ve hassastı. Sekiz dokuz evladı vardı, sonunda bir tane de oğlu oldu. Ama o evde o kadar sessizlik hakimdi ki, sanki evde kimse yokmuş gibi sessiz bir hayat yaşıyorlardı. Ciddi misafirperver, çok sade bir Müslüman’dı. İlk kızını almak için biz dünürlüğe gitmişiz. Biraz yokuşa sürdü. Olurdu olmazdı falan. Anneme bak burada komşuyuz, geçinemezsek etrafa mat kalırız, başka yere bakın demiş. Annem yok demiş, biz sizinle geçinemezsek, kimseyle geçinemeyiz; siz bizimle geçinemezseniz kimseyle geçinemezsiniz diyerek; Allah nasip etmiş oldu, nişanlandık. Askerlik kâğıdım geldi, askere gideceğim bir ay kalmış. Haydi bir ay içerisinde düğününüzü yapın evlendirin, ondan sonra gitsin askere dediler. Evlendik ve askere gittim.

Elli Yıllık bir evlilik inşallah daha uzun yıllar sürer, bunun sırrı nedir, elli yıllık evlilik nasıl yürüdü?

Biz elli yıllık evlilik hayatımızı Allah’ın lütfuna bağlıyoruz. Allah’tan istediğimiz dualara; ninelerimiz, annelerimiz, babalarımızdan aldığımız dualara da bağlıyoruz. Ninelerimin ikisini de hatırlıyorum. Çok dua ederlerdi. Allah size uzun ömürler versin. Allah sizi İslam’a göre yaşatsın, beraber yaşatsın beraber ihtiyarlatsın, öbür dünyada da beraber eylesin diye dualarını aldığımı hatırlıyorum.

Kitap okumayı severim. İslam Tarihi’ni, Osmanlı Tarihi’ni okudum. İmam-ı Gazali’nin, İmam-ı Nevevi’nin eserlerini okudum. Bilhassa İhya’dan çok kıssalar aldım. Sîreti severim sîret okurum. Hatta bazen arkadaşlarla toplanır akşamları sîret okuruz. Çocuklarıma da Almanya’da iken okula gitmeden önce okumayı öğrettim. Çok akıcı bir şekilde okurlardı. İhya okurken, biz yorulduğumuz zaman, çocuklar okurdu biz dinlerdik. 5 yaşlarında hızlı okuyabiliyorlardı. Ocuklarımız da okurlar, hem dünya için hem de ahret için çaba gösteriyorlar. Allah razı olsun.