'Selam Tevhid'de Kumpas Soruşturması'nda İddianame Tamamlandı

'Selam Tevhid'de Kumpas Soruşturması'nda İddianame Tamamlandı

"Selam Tevhid'de kumpas soruşturması" kapsamında, aralarında Fetullah Gülen, Emre Uslu ve eski emniyet müdürü Yurt Atayün'ün de bulunduğu 122 şüpheli hakkında hazırlanan iddianame tamamlandı.

Başsavcılıkça onaylanan 10 bin 529 sayfalık iddianame, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.

İddianamede, haklarında yakalama kararı çıkarılan firari şüpheliler, Fetullah Gülen ve Emre Uslu hakkında, gıyabi tutuklama kararı verilmesi de talep edildi.

İddianamede, firari şüpheliler Gülen ve Uslu ile Atayün'ün, "Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, özel hayatın gizliliğini ihlal etme, hukuka aykırı kişisel verileri kaydetme, resmi belgede sahtecilik, suç uydurma, devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, hukuka aykırı olarak kişiler verileri kaydetmek'' suçlarından ayrı ayrı 2 kez ağırlaştırılmış müebbet, 67,5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılmaları isteniyor.

968 kişi müşteki sıfatıyla yer alıyor

İddianamede, aralarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, bakanlar, MİT Müsteşarı, gazeteciler ve kamu görevlilerin de bulunduğu 968 kişi müşteki sıfatıyla yer alıyor.

İddianamede, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü yöneticisi ve üyesi şüphelilerce, 2010-2014 yılları arasında "sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü" adı altında yürütülen ve yüzlerce mağdur ve müşteki ile kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum kuruluşu konumundaki dernek ve vakıfların, gerekçesiz olarak terörle ilişkilendirilmesi için kurgulanan soruşturma dosyasının tespiti ve ele geçirilme süreci anlatılıyor.

İddianamede, FETÖ/PDY örgütünün şüphelilerince kumpas soruşturmasının başlatılmasına sebep olarak, "Mavi Marmara gemisi tarafından İsrail işgali altındaki Gazze'ye yardım götürülmesi", "MİT Müsteşarlığı'na 25 Mayıs 2010'da Hakan Fidan'ın atanması ve Türkiye, İran ve Brezilya arasında imzalanan 17 Mayıs 2010 tarihli Tahran deklarasyonu", "siyasi irade tarafından başlatılan 'Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi' olarak adlandırılan Çözüm Süreci'nin başarıya ulaşmasının engellenmesi'' gösterildi.

İddianamede, "Şüpheliler tarafından yürütülen sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında da şüphelilerin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve MİT Müsteşarlığı'nı, kendi kurguladıkları sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü ile irtibatlı göstermeye çalıştıkları anlaşılmış, bu kapsamda, Savcı Özcan Şişman'ın açıklamaları da gözönünde bulundurulduğunda, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün, 11 Şubat 2013 ve 11 Mayıs 2013'te Hatay'da meydana gelen terör saldırılarını, planlı bir şekilde MİT ile ilişkilendirilerek; sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü'nün şiddet eylemi olarak sunmayı amaçladıkları anlaşılmıştır." değerlendirmesinde bulunuldu.

Şüpheli Önder Kır'ın kullandığı "Reyhanlı, Suriye, Bomba" ibareleri üzerinden, bir gün sonra gerçekleştirilmesi planlanan MİT'e ait tırların durdurulması ve El-Kaide Terör Örgütü ile irtibatlandırılması eylemlerinde dayanak olarak kullanmak ve Hatay'daki Reyhanlı ilçesinde meydana gelen patlamaları MİT'İn gerçekleştirdiği, yardım ettiği algısı oluşturmaya yönelik delil üretmeye çalıştığı anlatılan iddianamede, Reyhanlı patlamalarıyla ilgili soruşturmayı yürüten Özcan Şişman'ın Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan beyanatlarının da bu doğrultuda olduğu kaydedildi.

İddianamede, "MİT'e ait yardım tırlarının silah kullanılarak, darp, cebir ve şiddet uygulanarak durdurulması'' başlığı altında, "sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü" soruşturmasını yürüten şüphelilerin, "soruşturma kılıfı" altında uydurma gerekçe, sahte delil ve ihbarlarla kurum olarak MİT, yönetici ve mensupları ile sivil toplum kuruluşu mahiyetindeki İHH İnsani Yardım Vakfı yönetici ve çalışanlarının telefonlarını dinlemek suretiyle terörle irtibatlandırmaya çalıştıklarının tespit edildiği aktarıldı.

İddianamede, "Sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü" soruşturması olarak isimlendirilen soruşturmanın başlatılma sebebinin, "İHH'nın, İsrail tarafından uygulanan abluka nedeniyle Gazze'ye Mavi Marmara adında yardım gemisi gönderme kararı alması", "aynı tarihlerde Emre Taner'den boşalan MİT Müsteşarlığı'na uluslararası bazı odakların tepki göstermesine rağmen Hakan Fidan'ın atanması ve siyasi irade tarafından 'Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi' adı altında barış sürecini yürütmekle görevlendirilmesi" olduğu belirtildi.

Emre Uslu'nun rolü

Şüpheli Emre Uslu'nun Taraf gazetesinde yayımlanan çok sayıda köşe yazısıyla ilgili içeriğe yer verilen iddianamede, Uslu'nun, FETÖ/PDY Örgütü'nün amaçları doğrultusunda, kamuoyunu MİT aleyhinde yönlendirici mahiyette yorumlarda bulunduğu ve dikkatleri eylemi gerçekleştiren FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'den uzaklaştırmayı amaçladığının anlaşıldığı ifade edildi.

İddianamede, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı'ndan, Fetullah Gülen örgütünün "3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilmediğini" sordu. 

Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı'nca, "Konu soruşturmayı yürüten savcılık ile kovuşturmayı yürütecek olan bağımsız mahkemelerin yetkileri kapsamında olmakla birlikte, Daire Başkanlığımızca sadece İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne gönderilen adli talimatın yerine getirilmesi için 3713 sayılı kanun çerçevesinde bu rapor tanzim edilmiştir." denilerek, 8 Şubat 2015'te gönderilen rapor iddianamede yer aldı.

Raporda, Gülen'in 1970'li yıllara kadar Yeni Asya Grubu içinde yer aldığı, daha sonra İzmir Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda görev yaptığı dönemde çevresinde bulunan İbrahim Kocabıyık, Latif Erdoğan, Abdullah Aymaz, Yusuf Pekmezci ve Bahattin Karataş ile örgütünün çekirdek kadrosunu oluşturduğu ve ilk dönemlerinde faaliyetlerini, daha ziyade 13-18 yaş grubundaki öğrenci ve genç kesim üzerinde yoğunlaştırdığı kaydedildi.

Raporun "Örgütün Amacı" başlıklı bölümünde ise "Fetullah Gülen'in görünen ve örtülü iki amacı bulunmaktadır. Örgüt tabanına 'ilay-ı kelimetullah' gayesi ile hareket edildiği, Türkiye ve Türk coğrafyası başta olmak üzere ahlaklı toplum yetiştirme arzusunda olunduğu vurgusu yapılmakta ise de asıl amacın Türkiye'de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili bir siyasi ve ekonomik güç haline gelmek olduğu anlaşılmıştır" ifadelerine yer verildi.

Raporda, "devlete karşı savaş vererek hedeflere ulaşmanın yıpratıcı olacağını teşhis eden" Fetullah Gülen'in, bu nedenle, mevcut sistemi yıkmak yerine, devlet modeline uygun bir örgütlenme ile devlete alternatif bir sistem kurma hedefine yöneldiği kaydedildi.

"Bilinen yasa dışı örgütlerden çok daha sıkı bir hiyerarşik yapılanması var"  

Raporda, örgütün yapılanması konusunda şu ifadeler yer aldı:

"Fetullah Gülen liderliğindeki örgütün bilinen yasa dışı örgütlerden çok daha sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunmaktadır. Fetullah Gülen'e doğrudan bağlı; 'Tayin Heyeti, İstişare Kurulu, Mollalar Grubu ve Meclis' olarak adlandırılan birimler yer almakta ve örgüt üst organlar olarak bu birimler tarafından sevk ve idare edilmektedir. Meclis'te alınan kararlar, meclis üyesi olan örgüt mensuplarınca silsile yolu ile en alt birimlere kadar iletilmektedir. Bu talimatlar hiyerarşi içerinde yer alan dünya imamı, coğrafi bölge imamı, ülke imamı, bölge imamı, il imamı, ilçe imamı, semt imamı, mahalle imamı, ev imamı, ser rehberler, belletmenler, öğrenci ve cemaat mensupları tarafından gizliliğe, istihbarata ve sır saklamaya özen gösterilerek koşulsuzca yerine getirilmektedir. Ayrıca örgütün mali kaynaklarının ne şekilde kullanılacağını 'Mütevelli Heyeti' belirlemektedir. Örgüt, kurulduğu ilk günden bu yana 'devlet içinde örgütlenme' gayesi ile hareket etmektedir. Bu örgütlenme anlayışı, herhangi bir cemaatin üyelerinin devletin kademelerinde yer almasının ötesinde; devletin yapısı dışında başka bir hiyerarşik düzene göre hareket eden bir yapının varlığını ortaya çıkarmasıdır. Bu kişilerin sistemli ve programlı biçimde önceden hatta çocuk yaştan seçilerek ileriye dönük hedeflere göre yetiştirilmeleri ve daha sonra da yerleştirilmeleri söz konusudur."

Kuruluş aşamasında örgüt faaliyetlerinin ağırlıklı olarak legal görünümlü kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla yürütüldüğü; dershaneler, özel kolejler, yurt ve öğrenci evleri ile gençliğe yönelik eğitim faaliyetleri gerçekleştirildiği belirtilirken, şöyle denildi:

"Bu dönemde yurt içinde ve yurt dışında eğitim kurumları vasıtasıyla, çeşitli dallarda ulusal ve uluslararası başarılar elde etmek suretiyle örgüt propagandası yapılmış ve bu şekilde eğitim kurumlarına halkın rağbet etmesi sağlanarak sempatizan kitlesi genişletilmiştir. Örgüt televizyon, radyo, gazete, dergi gibi iletişim alanındaki faaliyetlere ağırlık vermekte; finansal kaynaklar ise gruba mensup şirketler, basın-yayın alanında elde edilen gelirler, okul, yurt ve pansiyonlardan istifade eden öğrencilerden alınan paralar, toplanan kurban derileri ve gruba ilgi duyan zengin iş adamlarının destekleri ile örgüte üye olan kişilerden 'himmet' adı altında alınan paralar olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu kurumlarının hassas noktalarında görev alan örgüt mensubu kişiler kod isim kullanmakta, ayrıca örgüte itaat ve bağlılık vurgusu yapılan bir metin doğrultusunda kutsal değerler üzerine yemin ettirilerek, örgüt liderine koşulsuz sadakatleri sağlanmaktadır. Örgüt günümüzde, elindeki ekonomik gücün yanı sıra devletin hassas ve etkili kurumları içerisindeki kadrolarının sağladığı avantajlardan faydalanmakta, bu sayede siyasal operasyonlara kalkışmakta hatta devletten bağımsız bir dış politika izlemektedir. Örgütün en önemli hedefinin yasal veya yasa dışı dinleme, izleme, raporlarla elde ettiği bilgileri, tehdit/şantaj olarak kullanmak ve Türkiye'de devletin bütün anayasal kurumlarını, güvenlik birimlerini, mülki ve adli yapısını ele geçirmek, aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük, etkili bir siyasi ve ekonomik güç haline gelmek olduğu anlaşılmaktadır" ifadelerine yer verildi. 

Raporun değerlendirme kısmında "Fetullah Gülen Örgütü" isimli yapılanmanın; belirlenen amaçlar etrafında insan sayısı olarak üçten fazla kişinin bir araya geldiği, hiyerarşik görev dağılımının yapıldığı, gizliliğin esas alındığı, iş bölümünün, faaliyet alanlarının, sorumlulukların önceden tespit edildiği, eleman ve finansal kaynak temini ile üyelerinin eğitiminin ne şekilde yapılacağı gibi hususların açıkça ortaya konulduğu, iletişimin gizliliğe riayet ederek ulaklar vasıtasıyla sağlandığı, kod isim ve yemin uygulaması olan, kendine özgü ceza ve ödül sistemi bulunan profesyonel bir örgütlenme olduğu vurgulandı. 

Örgütün kolluk kuvvetleri ve yargı içerisinde yer alan mensupları tarafından kurgulanmış soruşturmaların sahte ihbar mektupları, yasa dışı dinlemeler, gerçeğe aykırı deliller üzerine inşa ettiği yargılamalarla kamu kurumlarına ve yargıya olan güveni yok ettiği kaydedilirken, kendilerinden olmayanlara karşı yürütülen baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit faaliyetlerinin kolluk kuvvetleri, kamu kurumları ve yargıda görev alan bağlıları yardımıyla gerçekleştirildiği belirtildi. 

İddianamede yer alan raporun netice ve kanaat bölümünde ise şöyle denildi:

"Fetullah Gülen Örgütü isimli yapılanmanın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 1 ve 7'nci maddelerinde ifade edilen, anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki; sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla kurulmuş terör örgütü niteliğinde örgütlü yapıya sahip bir örgütlenme olduğu kanaati oluşmuş ise de; 'Cebir ve Şiddet' başlığı altında ifade edilebilecek faaliyetler dikkate alındığında; soruşturmanın tamamına ve ele geçirilen delillerin tümüne vakıf olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca cebir ve şiddete ilişkin verilerin bu unsurun gerçekleşmesi olarak göz önüne alınıp değerlendirilmesi ile 3713 sayılı kanunun tanımladığı 'terör örgütü' niteliklerinin tamamlanacağı ve soruşturma konusu yapının 'terör örgütü' olarak nitelendirilebileceği bildirilmiş, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği'nin 19 Aralık 2014 tarihli ve 2014/3025 değişik iş sayılı kararı ile Fetullah Gülen hakkında 'silahlı terör örgütü kurma veya yönetme' suçundan yakalama emri çıkartıldığı anlaşılmıştır."

FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün yürüttüğü "Tahşiye" ve diğer sözde soruşturmalara bakıldığında, örgüt lideri şüpheli Fetullah Gülen'den gelen talimatlar doğrultusunda örgüt güdümündeki yazarlar ve basın yayın kuruluşlarıyla kamuoyu oluşturulmaya çalışıldığı, istihbarat birimlerinde görevli kişilerin isimsiz ihbarlarıyla soruşturma numarası alındığı, soruşturmalarda sahte gizli tanık ve haber elemanlarının kullanıldığının tespit edildiği belirtildi.

MİT tırlarının durdurulması eylemlerinde, eylem öncesi ve sonrasında örgüt güdümündeki yazar ve basın yayın kuruluşları aracılığıyla kamuoyu oluşturma girişiminde bulunulduğu, eylemlerle ilgili her iki ihbarın da isimsiz ve sahte isimle yapıldığı, daha sonra her iki ihbarı yapan kişinin de jandarma istihbarat görevlisi olduklarının anlaşıldığı, şüphelilerin de jandarma görevlisi olmasına rağmen ilgili makamlara konuyu resmi kanallardan intikal ettirmek yerine isimsiz/sahte isimle ihbar ettikleri aktarılan iddianamede, 19 Ocak 2014'teki eylemde, şüphelilerin MİT personelinin telefon numaralarını bir "haber elemanı"ndan aldıklarını söylemelerine rağmen ısrarla haber elemanının ismini vermemeleri gibi davranışların tipik bir FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tavrı olduğunun tespit edildiği kaydedildi.

İddianamede, "17-25 Aralık süreci" olarak bilinen girişimin ardından devlet kurumları içerisinde yapılanan örgüt elemanlarının tasfiye edilmesi amacıyla özellikle emniyet teşkilatında birçok atamanın yapılması gözönünde bulundurulduğunda, 1 Ocak 2014 ve 19 Ocak 2014'te tırların polis bölgelerinden geçmelerine rağmen ihbarın ısrarla jandarma ihbar hattına yapıldığı, tırların durdurulması eylemlerinden il emniyet müdürlüklerinin bilgisinin olmadığı, jandarma birimlerinin ihbarla ilgili diğer birimlere paylaşımda bulunmadığı, Ankara'dan Ceyhan'a kadar tırlara müdahale edilmemesi gibi hususların belli bir amaca yönelik olduğu, belirli bir plan dahilinde sürecin yürütüldüğünün anlaşıldığı anlatıldı.

İddianamede, "Adana, Hatay ve Ankara il jandarma komutanlıklarına bağlı görev yapan şüpheliler tarafından gerçekleştirilen eylemler, sözde 'Kudüs Ordusu Terör Örgütü' soruşturması kapsamındadır ve şüpheliler tarafından bu dosyayla birleştirilmek üzere gerçekleştirilmiştir. Zira her iki olayda da MİT mensupları ve İHH yetkililerinin telefonları dinlenilmekte, bu şekilde yardım faaliyetinden haberdar olunmaktadır. Şüphelilerin amacı sahte delil ve ihbarlarla MİT ve İHH üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni teröre yardım eden ülke konumuna sokmaktır" değerlendirmesinde bulunuldu.

"Amaç: Uluslararası iftiralara zemin hazırlamak"

Şüpheliler Fetullah Gülen ve Emre Uslu tarafından verilen talimat doğrultusunda, şüphelilerin, planlı ve sistemli bir şekilde yürütülen organizasyonun parçası olarak, MİT tarafından kanun kapsamında gerçekleştirilen "devlet sırrı" niteliğindeki yardım faaliyetini sahte ihbarlar öncesinde bildikleri halde bu faaliyetlere tahsisli tırlarda usul ve yasaya aykırı arama yapmaya çalıştıkları kaydedilen iddianamede, şüphelilerin, arama çalışmasından saatler önce çeşitli basın yayın kuruluşlarının muhabirlerini olay yerine çağırarak, devlet sırrının ifşasını, Türk ve dünya basınına servis etmeyi planladıkları, böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmayı ve itibarsızlaştırmayı, "El Kaide gibi terör örgütlerine yardım ettiği" görüntüsü vererek, uluslararası yargı organları nezdinde hukuki ve cezai sorumluluk altına sokmayı amaçladıkları belirtildi.

İddianamede, "MİT tırlarının El Kaide'ye silah ve mühimmat götürdüğü" şeklindeki bir kurguyla söz konusu eylemin gerçekleştirilmesinin, uluslararası alanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, dünya kamuoyu nazarında "El Kaide gibi terör örgütleri ile işbirliği yapan bir ülke" konumuna sokmayı amaçladığı aktarıldı.

Bunun, "Türkiye Cumhuriyeti'nin, Cenevre-2 Konferansı'ndaki tezlerini en baştan çürüten ve kendini savunmakta zorlanır duruma düşürmek için gerçekleştirilen planlı ve organize bir eylem olduğu" belirtilen iddianamede, "Söz konusu eylemin nihayetinde Suriye'nin Türkiye aleyhine elini güçlendirmeyi ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ve MİT'i uluslararası alanda ve Suriye rejimine karşı sorumlu durumda bırakmayı amaçlamış bir casusluk faaliyeti olduğu tespit edilmiştir" denildi.

İddianamede, "Şüphelilerin bu eylemi sonrasında uluslararası camiada Türkiye Cumhuriyeti karşıtı çevreler tarafından benzer iddiaların sıklıkla dile getirilmeye başlandığı, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Suriye'de El Kaide ve uzantısı terör örgütlerine silah verdiği' şeklindeki yayınların arttığı, bunun da uluslararası iftiralara zemin hazırladığı ve bu zemini hazırlamak için yapıldığının başka bir delili olduğu" kaydedildi.

"Tebligatlar bilinçli geciktirildi"

"Merkez Jandarma Kriminal Laboratuvar Amirliği tarafından gönderilen Uzmanlık Kayıt Defteri'nin onaylı suretlerinden ve diğer tablolardan da anlaşılacağı üzere, Yanıcı ve Patlayıcı Madde Kısım Amirliği'ne teslim edilen numunelerin incelenme ve raporlanma süreleri 1 hafta ile 1 ay arasında değişmekteyken şüphelilerin MİT'e ait yardım tırlarından usulsüzce aldıkları devlet sırrı kapsamındaki numunelerle ilgili incelemenin ve düzenlenen raporun 1 gün içerisinde tamamlandığı anlaşılmıştır" tespitlerine yer verilen iddianamede, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanlığı tarafından ilgili soruşturma savcılarının görev ve yetkilerinin değiştirilmesine ilişkin tebligatların bilinçli olarak geciktirildiği aktarıldı. 

İddianamede, "Bu süre zarfında MİT'e ait yardım tırlarından alınan numunelerle ilgili Adana 1 No'lu TMK Hakimliği'nden el koymanın onanması ve inceleme kararı alındığı, bu karar doğrultusunda devlet sırrı kapsamındaki numunelerin inceleme üst yazısının HSYK tarafından TMK 10. maddesi kapsamındaki görev ve yetkisi alınan Cumhuriyet Savcısı'na imzalatıldığı, alelacele Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı'na intikali sağlanan malzemelerin, Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı'na bağlı şüpheliler tarafından da tüm bu usulsüzlüklerle birlikte numunelerin MİT'E ait devlet sırrı kapsamında olduğu bilinmesine rağmen alelacele rapor tanzim edildiği anlaşılmıştır. Gerek aramayı gerçekleştiren gerekse numuneler hakkında söz konusu raporu yazan şüphelilerin kastı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin terör örgütlerine yardım ettiği iddiasıyla uluslararası mahkemelere sunmak üzere hazırladıkları ceza davası dosyasını, bilirkişi raporunu da alarak tamamlamaktır" ifadelerine yer verildi.

"Şüpheliler kendilerine verilen rolü oynadı"

İddianamede, "MİT tırlarının durdurulması eylemi" bir bütün olarak değerlendirildiğinde, eylemin, herhangi bir cumhuriyet savcısı veya hakim-mahkeme kararı doğrultusunda, herhangi bir kriminal olaydan ele geçirilen herhangi bir suç eşyasının Jandarma Kriminal Daire Başkanlığı'nda incelenmesi mahiyetinde olmadığı, resmi hiyerarşinin dışındaki ast-üst ilişkisi içerisinde gerçekleştirilen silahlı terör örgütü eylemi olduğu ve bu eylemde şüphelilerin içinde bulunduğu her grubun, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'nün amaçları doğrultusunda, kurgu kapsamında kendilerine verilen rolü oynadığı anlatıldı.

İddianamede, şu ifadelere yer verildi:

"Fetullah Gülen liderliğindeki FETÖ/PDY Terör Örgütü'nün devlet kurumları içerisinde paralel bir yapılanma oluşturarak, hazırladıkları uydurma soruşturmalarla üst düzey devlet yöneticilerini sözde 'Kudüs Ordusu Terör Örgütü' ile irtibatlı göstermeye çalıştıkları, yapacakları gözaltı, yakalama, tutuklama, malvarlıklarına elkoyma gibi adli işlemlerle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin görevini yapamaz hale getirmeyi planladıkları, çeşitli basın-yayın kuruluşları, diziler ve köşe yazarları ile örgütün amaçları doğrultusunda kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları, kamuoyunda 17-25 Aralık süreci olarak bilinen girişimle bu amaçlarını eyleme dönüştürmeyi amaçladıkları, amaçlarına ulaşamadan deşifre oldukları anlaşılmıştır.''

İddianamede, 17 Aralık'ta Cumhuriyet savcılığına gönderilen sözde "Kudüs Ordusu Terör Örgütü" adı altında yapılan soruşturma kapsamında birçok bürokratın, akademisyenin, gazetecinin, siyasetçinin, milletvekilinin, bakanların, Dışişleri Bakanı'nın (Başbakan Ahmet Davutoğlu), Başbakan'ın (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan), MİT Müsteşarı'nın ve daha çok sayıda mağdur ve müştekinin iletişimlerinin tespit edilerek, kayıt altına alındığı bildirildi.

Fetullah Gülen'in talimatları

Gözaltına alınan şüphelilerin Fetullah Gülen tarafından "Utanılacak iş yapmadınız, dimdik durun ve ahirete alacaklı gidin, hiç utanmayın daima dimdik durun" söylemleriyle sahiplenildiği ve Gülen'in nasıl davranmaları gerektiği konusunda talimat verdiği anlatılan iddianamede, Gülen'in gözaltına alınan şüphelilere ve tabanına hitaben "Onların yerinde olmak isteyen çok insan var, davamız şahıslardan daha önemlidir. Cezaevinde bulunan kişilerin meselesi kendi meselemiz. İtirafçı olması muhtemel kişiler ortaya çıkabilecek. Başbaşa vermeye ihtiyacımız var, şiddetli ihtiyaçla ona muhtacız" şeklinde konuşmaları olduğu aktarıldı. Gülen'in, bu konuşmalarla "liderliğini yaptığı örgüt içerisindeki üyelerini bir arada tutmaya çalışmayı ve çözülmemelerini sağlamayı" amaçladığı kaydedilen iddianamede, şüpheli Fetullah Gülen'in yaptığı konuşmalarla tabanına verdiği mesajların emir telakki edilerek uygulamaya konulduğu belirtildi.

İddiaamede, şu değerlendirmelere yer verildi: 

"Fetullah Gülen'in devlet kadroları içerisine kümelenmiş örgüt üyeleri yürüttükleri adli soruşturmaların talimatını örgüt lideri şahıstan almakta ya da yürütülen soruşturmalarla ilgili örgüt liderine bilgi vererek, talimatlarına göre hareket etmektedir.

Türkiye ve dünya gündemini meşgul eden önemli olaylardaki harekat tarzının hep aynı olduğu, Fetullah Gülen'in talimatı ya da bilgisi dahilinde yürütülen soruşturmalarda, medya organı olan gazete ve televizyonlarda soruşturma konusu halkın duygu ve düşüncelerine yavaş yavaş enjekte edilerek, tepki ve duyguların yönetilmesine ön ayak olunmaktadır. Yine televizyonlarda yayınlanan dizilerde işlenen konuların ve köşe yazarlarının işledikleri konuların birbiriyle paralel gitmesinin tek bir amacının olduğu görülmüştür."

"İsrail ajanlarının Yıldırım'a Selam örgütünü sorması tesadüf değil" 

İran ajanlarının devletin tüm kurumlarında hatta başbakanın, bakanların, MİT Müsteşarı'nın danışmanları ile çok yakın çevrelerinde olduğu iddia edilerek, bu kişilerin telefonları ile yaptıkları iletişimin kayıt altına alındığı belirtilirken, şöyle denildi:

"Özellikle Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakan olduğu dönemde dış ilişkiler ve Ortadoğu'dan sorumlu başdanışmanı Sefer Turan'ın telefonundan Filistin Devlet Başkanı ve Başbakanı ile yaptığı görüşmelerin kayıt altına alınarak Türkiye'nin Ortadoğu politikası hakkında fikir ve bilgi sahibi olunması, 31.05.2010'da gerçekleşen ve soruşturmanın başlatıldığı tarihlere (12.05.2010) denk gelen Mavi Marmara katliamı olarak bilinen olaydan sonra İsrail tarafından gözaltına alınan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım'a İsrailli ajanlar tarafından sözde 'Selam Örgütü'nün sorulması, devam eden süreçte 'Selam Tevhid' olarak bilinen sözde 'Kudüs Ordusu Terör Örgütü' adlı soruşturmanın yürütülmesinin tesadüf olamayacağı anlaşılmıştır. Zira, sözde 'Kudüs Ordusu Terör Örgütü' soruşturmasının başlatılmasının ana sebebi, başkanlığını Bülent Yıldırım'ın yaptığı İHH Vakfı'nın, Gazze'ye yardım götürmek üzere 'Mavi Marmara' adında organizasyon düzenlemesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı'na Hakan Fidan'ın müsteşar olarak atanmasıdır. Her iki kişi de soruşturmada 'terör örgütü üyeliği' ile itham edilmiştir."

"Soruşturma, Gülen ve Uslu'nun talimatıyla yürütüldü" 

Soruşturmalarda MİT ve İHH'nın hedef alınmasının Fetullah Gülen ve Emrullah Uslu'nun talimatlarıyla olduğu öne sürülerek, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin önemli kurumları hedef alınarak (Milli İstihbarat Teşkilatı-Hakan Fidan/İHH-Mavi Marmara/Bülent Yıldırım) yürütülen soruşturmanın, örgüt lideri ve yöneticisi şüpheliler Fetullah Gülen ve Emrullah (Emre) Uslu'nun talimatlarıyla yürütüldüğü, suça konu eylemleri gerçekleştiren şüphelilerin eylemlerini sistemli ve örgütsel çalışma içerisinde yürüttükleri, kamu görev ve yetkisini kullanan şüphelilerle aynı amaca hizmet ederek suça konu eylemlere talimat vermek suretiyle iştirak eden şüpheliler Fetullah Gülen ve Emre Uslu'nun da nihai amaca ulaşmak için planlı biçimde örgütsel hiyerarşi içerisinde hareket ettikleri anlaşılmıştır." ifadelerine yer verildi.